18 Nisan 2019

Osmanlılar: Klasik Dönemde Devlet Yönetimi

Dilara Kahyaoğlu
II. Mahmut'un Tuğrası, her renk bir kelimeyi gösteriyor
GİRİŞ
Osmanlılarda Devlet Anlayışı ve Veraset Sistemi 

Osmanlılarda klasik devlet düzeni; öncelikle İslam hukukuna dayanmakla birlikte, iç Asya geleneğinin ve ele geçirilen yerlerdeki (örneğin Bizans, İran) eski kültürlerin de izlerini taşıdığından, diğer İslam devletlerinin yönetim anlayışından epeyce farklı özellikler de taşımaktadır.

İç Asya geleneğinde devleti yöneten hükümdar kutludur ve yönetme hakkını tanrıdan almıştır (kut almak). Ama göçebe sosyo-ekonomik yapısı üzerinde yükselen bu anlayış doğal olarak tüm aileyi de kapsadığından kutlu olan sadece hükümdar değil tüm ailedir. Buna göre kutlu aileden herhangi bir kimsenin hükümdar öldükten sonra başa geçme hakkı vardır. Bu durumun kardeşler arasında çeşitli çatışmalara yol açtığını biliyoruz.

İşte başa geçecek olan kişinin net bir şekilde belli olmaması ilkesi, Osmanlılarda da 17. yüzyıla kadar devam eden bir gelenektir. Bu durumda başa geçecek olan kişinin belirlenmesinde devlet yönetiminde etkili olan kişiler, yani ümera ve ulema sınıfından olan kişiler önemli rol oynuyordu. Bu kişiler seçtikleri kişiye “biat” ederlerdi. Şehzade ancak kendisine biat edilirse padişah olurdu. Fatih, “Kanununname”sinde bu geleneğe de yer vermiş ve aslında uygulanmakta olan kardeş katlini, yasa haline getirmiştir.


16. yüzyılın sonlarına kadar şehzadeler, sancaklara sancak beyi olarak gönderilir ve orada yanlarına verilmiş olan “lala”nın denetiminde hem sancağı yönetir hem de devlet işlerinde denetim kazanırlardı. Bu durum bir taraftan da şehzadelerin sancaklarda kendilerine ait güçlü bir ordu ve taraftar kazanmalarına da yol açıyor, kardeşler arasındaki mücadele ciddi savaşlarla sonuçlanıyordu. II. Bayezit ve Yavuz Sultan Selim dönemindeki kardeş çatışmaları bu durumun çok iyi birer örneğini oluşturur.
Şehzadelerin sancağa gitmesi, 17. yüzyılın başlarından itibaren kaldırıldı ve “kafes usulü” denilen sistem getirildi. Buna göre de, tahta ailenin en yaşlı üyesi geçiyor (ekber ü erşed usulü) ve diğer kardeşler sancaklara gitmeyerek sarayda kalıyor böylelikle sancağa giderek güç toplamaları engellenmiş oluyordu.

Osmanlılarda devlet yönetmek için gerekli olan hukuk kurallarının iki temel kaynağı vardı: birincisinde yasaların kaynağı İslam diniydi ve bu hukuka “şer’i hukuk” deniyordu. Diğer kaynak ise Osmanlı gelenekleriydi. Bu yasalara kaynaklık ise eski gelenekler olduğu için bu hukuka da “örfi hukuk” denilmiştir. Padişah bu yetkisine dayanarak toplum, ekonomi ve yönetim ile ilgili olarak her türlü kural getirebilirdi. Padişahın koyduğu kurallar onun ağzından çıkmış gibi yazılır ve ilgililere iletilirdi (ferman).

A) Merkez Teşkilatı 

1- Saray Teşkilatı ve Yönetimi

2- İstanbul’un Yönetimi ve Teşkilatı

3- Divan-ı Hümayun Teşkilatı

4- Ordu Teşkilatı ve Yönetimi
B) Taşra Teşkilatı, Eyaletlerin Teşkilatlanması ve  Yönetimi


1-Merkeze Bağlı Eyaletler

2-Salyaneli Eyaletler

3-Bağlı Hükümet ve Beylikler
C) Vakıf Sistemi 


Bu bölüm yukarıda belirtilen çerçeve doğrultusunda ele alınacaktır. Özellikle 18. yüzyılın sonlarından itibaren ve elbetteki 19. yüzyılda bu alanlarda büyük değişimler yaşanmıştır ama bu değişimler ayrı bir konu başlığı altında ayrıca incelenecektir. Burada ele alınan konular sadece klasik Osmanlı düzeniyle ilgilidir.

A) Merkez Teşkilatı 


1. Saray teşkilatı ve yönetimi: Bu bölüm Fatih dönemini incelerken işlenmişti.

2. İstanbul’un yönetimi
İstanbul, hükümdarın yaşadığı şehir olduğu için yönetimi açısından özel kuralları vardı. Buranın genel düzen ve güvenliğinden bizzat sadrazam sorumluydu, sadrazam sefere gittiği zaman yerine sadaret kaymakamını bırakırdı. Ülkenin bir çok yerinde elde edilen ürünlerin belli bir miktarı İstanbul için ayrılırdı.

3. Divanı Hümayun 
Burası devletin hem en üst düzeydeki yönetim örgütü hem de en üst mahkemesiydi. Reayadan herhangi bir kimse isterse kadı aracılığı ile şikayetini divana bildirir gerekirse kendisi de divana çıkabilirdi.

Orhan Bey zamanında kurulmuş olan divan zamanla değişmiş ve gelişmiştir. Burada yer alan görevliler yönetenler sınıfının üç kolunun en üst düzeydeki temsilcileriydi. Bu sınıflar; “seyfiye”, “kalemiye” ve “ilmiye” sınıflarıydı. Divanda görüşülen kararlar ancak padişahın onayı ile kesinlik kazanırdı.

Divan olağan olarak haftada iki kere toplanırdı. Alınan kararlar mühimme defteri denilen defterlere kaydedilirdi. Şikayetler için ayrı bir defter tutulurdu buna da şikayet defterleri denilmiştir. Divanın doğal üyeleri aşağıda sıralanmıştır bunların dışında toplantılara gerektiğinde yeniçeri ağası, kaptanı derya, İstanbul kadısı da katılırdı.
Veziriazam (sadrazam) 

Divanın doğal üyeleri ve görevlerini kısaca belirtecek olursak;

Veziriazam (Sadrazam): Birinci vezir olan bu kişi padişahın mutlak vekili sayılırdı ve seyfiye sınıfındandı.

Vezirler: Seyfiye sınıfından olan vezirlerin sayısı da zamanla artmıştır. Bunlar sadrazamın temel yardımcılarıydı ve divanda rütbelerine göre sıralanırlardı.

Kazasker (Kadıesker): İlmiye sınıfından olan bu görevli adalet işleri ile ilgilenir ve büyük davalara bakar kadıların atama ve terfi işlerini de yürütürlerdi.

Müftü: İlmiye sınıfındandı, yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığını denetlerdi.

Nişancı: Kalemiye sınıfının temsilcisiydi. Divandan çıkan belgelere padişahın nişanı olan tuğra’yı çektiği için bu isimle anılmıştır. Ayrıca bürokrasiyle ilgili tüm işler onun başkanlığı altında yürütülürdü. Bunların arasında tımar sisteminin işleyişine ilişkin defterlerin (tahrir defterleri) tutulması da vardı. Nişancı özellikle örfi hukuku çok iyi bilmek zorundaydı çünkü çünkü divandan çıkan bir çok karar en son nişancıya gelir örfi ve şeri hukuk açısından uygun olup olmadığı denetlenir ve yine son olarak nişancı tarafından tuğra çekilerek resmileştirilirdi.

Defterdar: Kalemiye sınıfının üyesi olan defterdarlar maliye işlerini yöneten en üst görevlilerdi. Osmanlılarda iç ve dış hazine denilen iki hazine bulunurdu, padişahın özel serveti ve değerli eşyaları iç hazinede saklanırdı, dış hazine ise sadrazam ve defterdarın sorumluluğundaydı.

Reisülküttap: Kalemiye sınıfından olan bu kişiler katiplerin reisliğini yaparlardı. Başlangıçta nişancıya bağlı olan bu makam zamanla önem kazanmış, reisülküttap dış işlerinden sorumlu bir görevli haline gelmiştir.


B) Taşra Teşkilatı, Eyaletlerin Teşkilatlanması ve  Yönetimi

Osmanlı ülkesi beylerbeylik veya eyalet denilen büyük yönetim bölgelerine ayrılarak yönetilmiştir. Eyaletleri iki bölümde incelemek gerekir.

1. Merkeze Bağlı Eyaletler 
Buraları tımar sisteminin uygulandığı eyaletlerdi. Eyaletin başından beylerbeyi bulunurdu. Eyalet sancaklardan, sancaklar kazalardan, kazalar da nahiyelerden oluşuyordu. Sancakların başında sancak beyi, kazaların başında da kadı idarenin başı durumundaydı. Köylerde ise tımarlı sipahilerin idaresi vardı. Merkeze bağlı olan eyaletlerin başlıcaları şunlardı; Rumeli, Anadolu, Şam, Budin, Kefe, Diyarbakır, Erzurum, Kars, Van, Girit,

2. Salyaneli Eyaletler 
Bu eyaletlerde tımar sistemi uygulanmıyor ve buralardan “salyane” denilen yıllık vergi alınıyordu. Bunların gelirleri doğrudan hazineye gelirdi. Bu yüzden devlet bu bölgelerin vergilerini iltizama verir, vergileri o usulde toplatırdı. Buralarda görevli olan yöneticiler de toplanan verginin belli bir miktarını kendi maaşları olarak alırlardı. Bu eyaletler; Mısır, Habeş, Bağdat, Basra, Yemen, Cezayir-i Bahr-i sefid (Ege Adaları, Gelibolu merkez olarak).

Eyalet Statüsünde olmayan yerler
Bağlı hükümet ve beylikler
Bunların dışında eyalet statüsünde olmayan ama Osmanlılara bağlanmış olan devlet, beylik ve hükumetler vardı ki bunlar da; Kırım Hanlığı, Eflak Beyliği, Boğdan beyliği, Hicaz Emirliği, Erdel beyliği idi. Buralardaki yöneticiler Osmanlı’nın atadığı memur statüsündeki kişiler değil oranın yerel yönetici ve hükümdarları idi. Ama mutlaka padişahın onayı ile işbaşına geçerlerdi. Bunlar Osmanlı’ya yıllık vergi verir, savaş zamanında kendilerinden istenen yükümlükleri yerine getirirlerdi. Osmanlı Devleti bunların iç işlerine karışmaz ama dış siyasette bağlılık isterdi. Yalnız Hicaz Emirliği’nin diğerlerinden farklı olarak özel bir konumu bulunuyordu. 


C) Vakıf Sistemi  

Vakıf, İslam hukukuna göre bir Müslümanın kazandığı malından bir bölümünü insanların yararına olacak şekilde bir iş için süresiz olarak ayırmasıdır. Vakfı kuran kişi, vakfın koşularını belirleyen belgeyi beldesinin kadısı ve şahitlerin huzurunda düzenlerdi. Vakfın yönetimi için bir yönetici atanır bu kişiye de mütevelli denirdi. Bazen bu kişinin yanına mali işlerle ilgilenecek bir kişi daha atanabilirdi. Bu kişiler yaptıkları hizmete karşılık vakıf gelirinden maaşlarını alırlardı. Devlet de bir çok vergi gelirini vakıflar için ayırmıştı. Vakfın kuruluş nedeni ortadan kalkmadan vakıf kapatılamazdı. 

Osmanlılar vakıflar yoluyla şu yararları sağlamışlardır.
· Fethedilen bölgelere Türklerin bu yolla yerleşmeleri sağlanmış.
· Şehirler kurulmuş ve bir çok bölge bu sayede bayındır hale getirilmiştir.
· Eğitim ve sağlık kurumları gibi kurumlara böylelikle mali kaynak sağlanmıştır.
· Vakfın nakit geliri ticari işlerde kullanıldığından ticari hayatın canlandırılmasında da vakıflar önemli bir yer tutmuştur.

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Bu seride yer alan Osmanlı tarihiyle İlgili diğer konular ve kaynaklar için bkz.
https://tarihegitimi.blogspot.com/2019/06/osmanl-tarihi-ders-notlar-konular.html

Hiç yorum yok: