16 Nisan 2019

Klasik Dönemde Osmanlı Ekonomisi ve Toprak Yönetimi


 Dilara Kahyaoğlu


Kasapların resmi geçidi
Surname-i Hümayun
GİRİŞ
Osmanlı Devleti’nin ekonomik anlayışına genel bir bakış

Genel olarak çeşitli tüketim mallarının üretilmesi ve bunların dağıtımının sağlanması için geliştirilen örgütlenmelerin tümü ekonomik etkinliklerden sayılır. Bu etkinlikler, insanın içinde yaşadığı dönemin anlayışına ve teknolojik düzeyine bağlı olarak gerçekleştirilir. Bir toplumun ekonomik etkinlikleri genel olarak üç bölüme ayrılır tarım, sanayi ve ticaret.
Osmanlılarda klasik dönem dediğimiz 17. yüzyıla kadar olan süre içinde temel ekonomik anlayış sıkı sıkıya devlet anlayışına bağlıdır. Bu nedenle Osmanlı Devletinin işleyişini, örgütlenmesini anlayabilmek için bu bölüm özellikle baş tarafa yerleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin örgütlenişi bu bölüm açıklanmadan tam olarak anlaşılamaz.

Osmanlı ekonomisinin doğal kaynakları; insan yani vergi veren halk anlamında kullanılan “reaya” ve topraktır.

Osmanlı’da yaşayan insanların sayısını 1831 den önce tam olarak bilemiyoruz. Bu konuda tek ipucu verecek durumda olan belgeler, vergi vermekle yükümlü erkek nüfusun kaydının düşüldüğü “tahrir defterleridir”.




1. Toprak Yönetimi

A. Toprağın Bölümlenmesi vemar Sistemi

Osmanlılarda toprak en genel haliyle üç bölüme ayrılırdı.


Öşriye topraklar


Haraciye topraklar   



Miri arazi/ arz-ı miri
Bu topraklar fetihten önce Müslümanlara ait olan veya daha sonradan Müslümanların yerleştirildiği topraklardır. Bu araziler özel mülk konumundaydı ve sahipleri “öşür” denilen ürün vergisi ve “çift resmi” denilen arazi vergisi  veriyorlardı. Başlangıçta öşür vergisi lafzına uygun olarak onda bir olarak alınmışsa da zamanla bu oran artmıştır.



Resm: Usul, düzen adet demek. Burada vergi anlamında kullanılıyor. 

Fetihten sonra gayri- müslümlerin elinde mülk olarak bırakılan arazilerdi. Bunlar da özel mülk konumundaydı, sahipleri “haraç” denilen ürün ve arazi vergisi vermek zorundaydı. Haraç vergisi oran olarak öşür vergisinden fazlaydı.
Gerek öşriye topraklar gerekse bunlar çok geniş araziler değildi. Bu arazilerin genişliği genellikle 80 ile 150 dönüm arasında olurdu.
Fetihten sonra devlet mülkiyetine geçirilmiş olan arazilerdi. Eski sahipleri veya sonradan yerleştirilen köylüler (ister Müslüman olsun ister Hıristiyan)  toprakların sadece ebedi kiracısı durumundaydılar.  Toprağı işleme ve o topraklarda oturma hakkı babadan oğula devrolurdu. Kiracı durumundaki bu köylüler elde ettiklerinin bir kısmı ile geçinir diğer kısmını vergi olarak verirlerdi. Toprağı işlemeyen veya vergisini vermeyenlerin toprakları ellerinden alınırdı. Devlet genellikle  toprakların gelirlerini  belli görevler karşılığında memurlarına bırakırdı.

Şimdi, bizi esas olarak ilgilendiren miri arazinin çeşitlerini ve özelliklerini inceleyelim.
Bu topraklar yaklaşık 25 bölüme ayrılmakla beraber, sadece bizi ilgilendiren en önemlilerini yakından inceleyeceğiz.
Miri Topraklar 

a. Havası hümayun toprakları
Geliri doğrudan devlet hazinesine giden topraklardı. Bu toprakların vergileri mukataa veya iltizam yolu ile toplandığı için bu topraklar mukataa topraklar vaya iltizam toprakları olarak da adlandırılmıştır. İltizam sistemi ile ilgili ayrıntıları aşağıdaki bölümde bulacaksınız.

b. Vakıf toprakları
Vergi gelirleri vakıf kurumlarına bırakılan topraklardı.

c. Paşmaklık topraklar
Vergi gelirleri padişahın kızlarına ve ailelerine ait olan topraklardı.

d. Yurtluk topraklar
Sınır boylarında hizmet edenlere veya aşiret reislerine bırakılan topraklardı. Doğu Anadolu'daki bazı topraklar ve Rumeli sınırındaki topraklar bu amaçla ayrılmış topraklardı.

e. Ocaklık topraklar

Bu toprakların geliri de tersane giderleri için ayrılırdı.

f. Dirlik Toprakları
Doğrudan doğruya maaş karşılığı olarak devlet görevlilerine geliri tahsis edilmiş olan topraklardı. Üç kısma ayrılırdı, has, zeamet, tımar.
1. Has topraklar; Haslar; padişaha, vezirlere, beylerbeylerine ve sancak beylerine rütbelerine göre dağıtılırdı. Bu toprakların geliri fazlaydı (yıllık geliri 100 000 akçeden fazla). Has sahipleri toprağın bulunduğu yerde oturmak zorunda değillerdi ve voyvoda denilen adamları vasıtasıyla reayadan vergileri toplatırlardı.

2. Zeamet topraklar; Bu toprakların geliri 20 000 akçe ile 100 000 akçe arasında değişirdi.Bu gelir, eyalet askerlerinin yüksek derecedeki komutanlarına ve ikinci dereceden memurlara bırakılırdı. Bunlar da geliri kendilerine tahsis edilmiş olan arazide oturmak zorunda değildi. Has ve zeamet sahiplerinin görevleri sona erdiğinde bu gelir hakkını kaybederler, yerlerine gelenler bu gelirlerden yararlanma hakkına sahip olurlardı.

3. Tımar toprakları ve TIMAR SİSTEMİ Bu toprakların yıllık geliri 1000 ile 20 000 akçe arasındaydı ve bu gelir tımarlı sipahilere tahsis edilirdi. Bu gelir sipahiye ömür boyu verilen bir gelirdi, bazı durumlarda tımar hakkı varislerine de miras olarak kalabiliyordu. Tımarlı sipahiler gelirine sahip oldukları topraklarda oturmak, vergiyi toplamak, üretimi denetlemek, asayişi sağlamak ve kendilerine ayırdıkları gelir dışında, geri kalan gelirle de asker beslemek zorundaydılar. İşte böylelikle sayıları neredeyse yüzbinlere varan “eyalet askerleri” veya “tımarlı sipahiler” ordusu oluşabiliyordu. Dirlik sahibi ile reaya arasındaki ilişkinin ayrıntıları kanunnameler ile tespit edilmişti.
Buna göre köylününün şu yükümlülükleri vardı;
a) Nedensiz olarak toprağını terk edemez, ederse sipahi onu onbeş yıl içinde geri getirebilirdi.
b)Toprağını nedensiz olarak üç yıl üst üste işlemeden bırakamaz eğer bırakırsa sipahi toprağını onun elinden alır ve başkasına verebilirdi.
c) Köylü vergisini sipahiye vermek zorundaydı
d) Köylü, sipahinin istediği hizmet yükümlülüğünü de yerine getirmek zorundaydı.
Sipahinin yükümlülükleri ise;
a) Köylünün genel güven ve düzen içinde yaşamasını sağlamak
b) Üretim araçlarını temin etmek, tohum ve gübre gibi ihtiyaçlar için yardımcı olmak
c) vergi alımı için hasat zamanını beklemek.
Farkedileceği gibi sistem, devlet-üretici ve sipahi üçgeni içerisinde işliyordu. Mülkiyet devletin, kullanım köylünün vergi ise sipahinin hakkıydı. Köylüye, kullanım hakkının belgelenmesi amacıyla, devlet tarafından tapu belgesi verilirdi.
B. İltizam sistemi 

Osmanlı Devleti’nde tımar sisteminin yanı sıra iltizam usulü de uygulanmıştır. Bu sistemi ortaya çıkaran esas neden nakit paraya duyulan ihtiyaçtır. Buna göre devlet yasalarca tespit edilen orandaki vergileri toplama işini açık arttırma yoluyla şahıslara devrediyor ve bu şahıslardan vergi gelirini peşin ve nakdi olarak alıyordu. Bu görevi üzerine alan kişiye “mültezim” denirdi. Mültezim de aynen ve tımar sahibi gibi vergisini topladığı bölgeyi yönetme hakkına sahipti ve hukuken dirlik sahibinin tüm hakları ona da tanınmıştı. Tımar ve iltizam sistemi toprak yönetiminde birbirini tamamlayan uygulamalardı. İltizam usulünün başlangıcı olarak tarihçi Hammer Fatih dönemini gösterir. Bu bedel sarraflar aracılığı ile hazineye aktarılırdı. Bu yüzden mültezimler kefil olarak gösterebilecekleri muteber bir sarrafla anlaşmak zorundaydılar. Devlet de tahsilatın takibi sırasında mültezimleri aramaz ilgili sarraflara başvurarak işini onlar aracılığıyla yürütürdü. Başlangıçta sınırlı olarak uygulanan bu sistem nakit paraya ihtiyaç duyuldukça genişlemiştir. Hatta bazen devlet ihtiyaç duydukça bir kaç senelik bedeli toptan almış ve söz konusu olan gelir kaynaklarını malikane namıyla taliplerine satmıştır. Tımarlı sipahinin tüm haklarına sahip olan mültezimler kendi çıkarlarına uygun düşecek bir şekilde buraları yönetip, vergi topladığından iltizam sistemi köylüyü ezen ve devletin otoritesini de zayıflatan, yerel merkezi güçlerin ortaya çıkmasına yol açan bir sistem olmuştur.
Gülhane Hatt-ı hümayunu ile bu usule son verilmeye çalışılmışsa da bunda başarılı olunamamış, sistem Osmanlı’nın son dönemlerine kadar devam etmiştir.



2. Üretim 

Tarım; Osmanlı ülkesinde halkın büyük çoğunluğu tarım geliriyle geçiniyordu. Köylüden ayni vergi olarak toplanan ürünler tarım ürünü ile geçinmeyen veya söz konusu olan belli bir ürünü üretemeyen bölgelere aktarılıp satılıyordu ve böylelikle tarım ürünlerinin dolaşımı sağlanıyordu. Yalnız belli bir sancağa ait olan ürünler öncelikle o sancakta pazarlanır fazla ise diğer sancaklara aktarılırdı. İstanbul, Bursa, Edirne, Halep, Şam gibi büyük yerlere ise belli bölgelerdeki ürünler ayrılmıştı. Bu ürünler başka yerlere gönderilemezdi. Ürünlerde çeşitlik yoktu, belirli yerlerde belirli ürünler üretilirdi. Örneğin Karadeniz'in kuzeyi, Balkanlar, Konya, Ankara tahıl ambarı olarak ün yapmıştı.

Hayvancılık; Tarım ile uğraşan aileler, ulaşım ve et vb. İhtiyaçları açısından bir taraftan da hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Ama özellikle konar göçerliği daha bırakmamış olanların geçim kaynağı hayvancılıktı. Hayvan üreticilerinden de hayvan başına uygulanan “ağnam vergisi” denilen bir çeşit vergi alınırdı. Özellikle göçebe aşiretlerin yetiştirdiği hayvanlar, haslara ve vakıflara gönderilirdi. Buralardan toplanan vergi önemli bir toplam etmekteydi. Yetiştirilen deve, katır ve at türü hayvanların ulaşımda önemli bir rolü vardı.

Sanayi; Osmanlı kasaba ve şehirlerinde üretim yapanların tümü ekonomik, mali, idari ve sosyal işlevi olan bir teşkilatın üyesiydiler. Esnaflar; üreticiler ve hizmet erbabı olarak ikiye ayrılırdı. Üreticiler hammadeyi işleyerek pazarlayan bir esnaftı, örneğin dokumacılar, bakırcılar. Hizmet erbabı ise taşıyıcılar, berberler, doktrorlar vb.

Bazı yöreler ürettikleri mallara göre ün yapmışlardı, örneğin Tokat’da bakırcılık, Ankara’da soft dokumacılık, Bursa’da ipek dokumacılığı gibi.

Esnaflar, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde güçlü ve bağımsız bir yapıya sahip olan ahilerin devamı sayılabilecek loncalarda örgütlenmişlerdi. Ancak bu lonca teşkilatı artık devletin denetimindeydi ve bağımsız, güçlü yapısını kaybetmişti. Üretim arz ve talep dengesine göre belirlendiğinden esnaf daha çok yakın pazarlar için üretim yapar durumundaydı. Üretilecek malın standardı da belliydi. Örneğin; terzi belli bir tip giyside hangi kumaşı kullanacağını, hangi dikişi uygulayacağını önceden bilirdi, bu durum “muhtesip” denilen bir görevli tarafından denetlenirdi.

Üretilen malın satış bedeli, maliyetin üzerine yüzde on beş kadar bir kar konularak elde edilir (buna “narh vermek” denirdi) ve bu da denetlenirdi. Bölgenin şartlarında bir değişiklik meydana gelmişse ve mallarda standart veya miktar olarak değişiklik yapılması gerekiyorsa bu konuya önce esnaf loncası karar verir ve bu durum mahalli yöneticilere götürülürdü, onlar da kabul ederse değişiklik yapılabilirdi.

Ticaret; Osmanlılarda ticaret başlıca iki faaliyet alanında gelişmiştir. Birincisi zanaatkarların ürettiklerini dükkanlarda pazarlaması, ikincisi ise bir yerden bir yere mal getirip götürerek satma işlemi olarak ticaret. Devlet ikinci tipe giren tüccarların faaliyetini destekliyordu ama bu destek hiç bir zaman Avrupa’daki merkantalist bir anlayışla yapılmamıştır. O zamanlar üç tip tüccar vardı. Sermeye sahibi olan tüccarlar, bunlar malı ucuz zamanında alır elinde tutar ve zamanı gelince daha pahalıya satarlardı. İkinci tip tüccar ise malını, o malın kıt bulunduğu bölgeye götürerek yüksek fiyatla satardı, sonuncusu ise kendisi dolaşmaz malını güvendiği tüccarlara göndererek onlar sattırırdı. Bu sonuncusu örgütlenmiş tüccar ağının varlığıyla olabilecek bir durumdu.

Devlet, doğrudan denetiminin dışında kalan yolların denetimini o yolların yakınlarında yaşayan köylüler ve halk aracılığıyla yapardı. Onlardan vergi almaz buna karşılık bölgenin güvenliğini sağlamalarını isterdi. Taşıma işini meslek edinmiş olanlara “mekkariler” denirdi. Onlar malı teslim alırken kadı gözetiminde bir takım sözleşmeler yaparlardı, kurallara uymazlarsa cezalandırılırlardı.

Osmanlı’da ticaret esas olarak toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılırdı. Örgütlenme bu doğrultudaydı. Şehirlerin ihtiyacı olan tarım ürünleri kırdan kentlere veya belli bölgelere akarken kentte üretilen veya ticari yollardan elde edilen sanayi malları da örneğin dokumalar şehir ve kasabaların çevresine dağılırdı. Ayrıca bazı merkezler uluslararası ticaret ağının içindeydi. Buralara dışarıdan gelen Hammadde işlenir ve işlenmiş mallar pazarlanırdı. Örneğin Bursa’ya İran’dan gelen ham ipek burada kumaş haline getirilir ve diğer bölgelere satılırdı.




3. Kamu Ekonomisi ve Osmanlı Mali Sistemi 
Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynağı vergilerdi. Vergiler şer’i vergiler (haraç, cizye ve öşür) ve örfi vergiler (çift resmi, baclar, gümrük vergileri vb.) olarak ikiye ayrılırdı. Bu olağan vergilerin dışında “avarız vergileri” denilen olağanüstü durumlarda alınan vergiler de vardı. Bu vergilerin bir kısmı doğrudan devlet hazinesine, bir kısmı tımar sistemi yoluyla görevlilere, diğer bir kısmı ise, sosyal hizmetleri sağlamak amacıyla vakıflara aktarılırdı.

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Bu seride yer alan Osmanlı tarihiyle İlgili diğer konular ve kaynaklar için bkz.
https://tarihegitimi.blogspot.com/2019/06/osmanl-tarihi-ders-notlar-konular.html

Hiç yorum yok: